Site hosted by Angelfire.com: Build your free website today!

NAKŞİBENDİLİK NEDİR?

Nakşibendilik tarihçesi: 

Nakşibendilik, 14.yüzyıl ortalarında, Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in kurduğu, Ysevilik’ten, eski Zerdüşt dininden, Şamanlık’tan esinlenmiş, Sünni geleneğine bağlı, daha çok yeni bir Islam anlayışı getirmeye yönelik bir tarikattır.

Muhammed Bahaeddin Nakşibend 1318’de Buhara dolaylarında Kasrı Arifan olarak bilinen yerde doğdu. Kimi söylentilere göre, eski Zerdüşt inançlarına bağlı iken, sonradan Islamiyet’i benimsemiş bir ailenin çocuğudur. Bahaeddin, çocuk denecek yaşlarda Yesevi Tarikatı’na bağlandı, özellikle Ahmed Yesevi’nin düşüncelerini öğrendi. Nakşibend adının bir köyün adını yansıttığını söyleyenler olduğu gibi, bilezik, yüzük, gerdanlık gibi takı yapan kimse anlamına geldiği de söylenir. Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in nasıl bir öğrenim gördüğü bilinmiyorsa da, Kuran, hadis, fıkıh, tasavvuf konuları ile ilgilendiği, bunlarla ilgili açıklamalar ve yorumlar getirdiği, çevresinde bulunanların da bunları yazıya geçirerek aktardığı söylenir.    

Bahaeddin, tekkesini açtıktan, 1350’den sonra, çevresindekilere tasavvuftan kaynaklanan görüşlerini açıklamaya başlamıştır.

Nakşibendilik kurulduktan sonra, şeyhinin etkisiyle, kısa sürede Batı’da, özellikle de Anadolu’da yayılmaya başladı. O dönemde, Anadolu’da sünni inançları egemendi. Bahaeddin, Sünni örtüsüne bürünerek Islam’ı içinden vurmanın, değiştirmenin en kolay yolunu bulmuş, bu konuda çok başarılı olmuştur.

Nakşibendilik’in Osmanlı döneminde ortaya çıkışı, 15.yy ortalarına doğrudur. Simav’da doğan ve 1490 yılında Vardar Yenicesi’nde ölen Şeyh Ilahi Nakşibend’in Anadolu’daki ilk kurucusu olduğu söylenir. Bu kişi, sonradan müslüman olmuştur, ve bir diğer adı da Ayetullah Ilahi-i Simavi’dir. Istanbul’da eğitim görmüştür, bir süre Zeyrek Medresesi’nde öğreticilik yapmıştır. Tasavvuf bilgisini, Semerkand’da yaşayan bir Iran’lı olan Hace Ubeydullah Attar’dan edinmiştir. Kendisi, sık sık Iran’a giderdi. Simav’da tekkesini kurduktan sonra, yakın adamlarından Ahmed Buhari’yi Nakşibendilik’i yaymak ve tekke kurmak için ıstanbul’a gönderdi.

Özellikle, Yavuz Sultan Selim’in Sünniliğe verdiği önem üzerine, Alevi’ler üzerine yoğunlaşan baskı sonucunda, Anadolu’da, Nakşibendilik’in rekabet ettiği kurum, Mevlevilik oldu. Yapısındaki açık yüreklilik, sanata verdiği önem, çalgılı-ezgili geleneği il Mevlevilik, daha çok Batı illerinde ve Yugoslavya’ya kadar oln alanda rağbet gördü. Nakşibendilik ise katı tutumu ile okumamış cahil kesim üzerinde etkili oldu ve bu kesim tarafından tutuldu.  

Nakşibendilik’in genel hatları:

Nakşibendi anlayışına göre, bütün bilgilerin, bilimlerin kaynağı Kuran’dan gelen, simgeleşmiş önerilerdir. Bunları anlamanın değişik yolları vardır, bu yollar insanın gönlüne Tanrı’nın ışığı ile girebilir. Bu nedenle, şeyhin Tanrısal bir niteliği olması gerekir. Şeyh, Tanrı ile, anlama yetisi dar olan insan arasında bir yol gösterici durumundadır. Tanrı buyruklarını her insan anlayamaz, kavrayamaz. Tanrı, bunu bildiğinden insanlar arasında uygun bulduklarını seçmiş, onların gönüllerine bir takım sezgiler göndermiştir. Nakşibendi tarikatına girenler, önce şeyhi dinleme ve sözlerini eksiz yerine getirmek zorundadırlar. 

Nakşibendi inancına göre, Şeyh,düşünce üretmez, bütün inançlarını Tanrı’dan sezgi yolu ile alır, çevresine yayar. Bu nedenle, şeyhin çevresinde toplananlar arasında, bir takım ayrıcalıklar belirir. Sezgi yetisi, derin düşünceye dalma gücü, tanrı yolunda taşkınlık, aşırı bir kendinden geçme, sık sık düşler görme, yalnız Tanrı adlarını anma (zikr) alışkanlığı gibi uygulamalar, görüntüler, insanda (şeyhin çevresinde toplananlarda) bir “başkalık” oluşturur.. Buna, “erme” denir. Arapça’da, “veli” ya da çoğulu “evliya” bu anlamdadır. Tanrı, üstün, sarsıcı bir görüntü niteliğinde, gözleri kamaştıran bir ışık durumunda, şeyhin gönlüne girer. Bunu dışarıdan kimse göremez, bunu ancak şeyh hisseder, taşkınlığa kapılır, titrer, terler.

Nakşibendilik, Islam’ın ilk 5 koşulunu kabul eder, fakat bunları kendisine göre bir yorum getirerek değiştirmiştir. Örneğin, günlük namazın sayısını çoğaltmıştır. Özellikle, tekkelerde düzenlenen ve zikr denilen törenlerde kılınan namazların çoğu, şeriatta yoktur. Kuran’da, sabah, öğle, akşam namzlarıyla ilgili yorumlara elverişli öneriler vardır. Sabah namazı (17/78), orta namaz (2/238), akşam namazı (17/78) üç yerde geçer, ve orta namaz öğle namazı olarak yorumlanır. Diyanet’in yayınladığı Sahih-i Buhari Tecrid’inde yatsı namazından söz edilir (hadis:12)

Kuran’da, namazın sadece “farz” denilen bölümleri yazar. Sünnet’e yer vermez. Oysa, Nakşibendilik’te, sünnet’e önem verilir.

 Nakşibendilik’in İçyapısı

Nakşibendilik’in özelliklerini, uygulamalarını, düşünsel yapısını açıklayan kaynaklar arasında, en önemli olanları, Şeyh Ilahi Nakşibendi’nin yazdığı yapıtlardır. Bunlar, Nakşibendilik’in el kitabı (ilmihali) niteliğindedir. Meslek’ül-Talibin, bu tarikata gireceklerin tutacakları yolu, işlemlerini, eylemlerini davranışlarını anlatan bir kılavuz niteliğindedir. Ikinci öğretici niteliğindeki yapıtı Zadü’l-Müstakın (Doğru Yola Girenlerin Besini) adını taşır. Bu da, Nakşibendilik’te yapılması gerekenleri, tutulacak yolları gösterir nitelikte bir kılavuzdur. Fusulü’l-Vusul (Kavuşmaların Bölümleri) adlı yapıt da Tanrısal gerçeklere ulaşmanın özelliklerini, niteliklerini konu edinen düşsel durumları anlatan bir kitaptır. Esrarname ise, gizlilikleri, içe doğuşları anlatır, onda da gizemsel bir içerik vardır. 

Şeyh Ilahi Nakşibendi, bu tarikatın Osmanlı Ülkesinde kurucusu, yeryüzünde ise ikinci kurucusu sayılır (Muhammed Bahaeddin Nakşibendi’den sonra). Bu kitaplara göre, Nakşibendilik’in özellikleri şunlardır:

1-    Tanrı: Nakşibendilik’te, Tanrı kavramı, evrenin yaratıcısı, üstünlük, olgunluk bakımından erişilmez, düşünme yetisinin sınırlarını aşan, önsüz-sonsuz bir varlıktır, yaratılmamış, doğmamıştır; yaratmıştır, yaratmaktadır. Tanrı, salt istençtir, yargıçtır, bilgindir, kılavuzdur, zamanla, mekanla sınırlı değildir. Insanın tüm eylemleri, davranışları, Tanrı’dan gelir. Tanrı, insanın bütün eylemlerini denetler, yönlendirir. Insan, Tanrı’nın varlığını düşünebilir ama bütünlük içinde kavrayamaz. Bir Nakşibendi’nin yapacağı, yapması gereken başlıca iş, Tanrı’yı anmak, onun adını niteliklerini dilinden düşürmemektir. Gerçek bir Nakşi, hep ibadet içindedir, onun yirmidört saati bir ibadet alanıdır. Bu nedenle, kişi, “saim-I daim”dir. Tanrı’yı dilinden düşürmeyendir. Bunun dışında etkin bir uygulama yoktur. 

2- Şeyh: Kul ile Tanrı arasında görevli, olgun, etkin, Tanrısal gizemlerle donatılmış, bütün yaşamı boyunca Tanrı ile düşsel birlik içinde bulunan, sözleri-buyrukları tartışılmayan, dediği dedik, buyurduğu gerçek, yalnızca Tanrı’ya karşı sorumlu kimsedir. Tanrı’dan sonra tek gerçek, tek kılavuz, tek kutsal varlık şeyhtir. Hangi koşullar altında olursa olsun, şeyhin buyruğu kesinlikle yerine getirilmelidir. Burada biraz durarak, Şeyh Said ayaklanmasında, gözünü budaktan, canını bıçaktan sakınmayan başkaldıranlrı düşünelim. Anadolu’da, bilinen ayaklanmaların nerdeyse hepsinde Nakşibendi parmağı vardır, hepsi de bir şeyhin kışkırtmalarıyle başlamıştır. 

3- Ibadet: Bir Nakşibendi için, tapımın (ibadetin) belli, belirli evresi yoktur. Tüm Nakşiler, sürekli, kesintisiz, süreye bağlı olmayan bir “ibadet içinde”dirler. Uyurken bile, soluk verişlerde, “Allah” demek gereklidir, bu nedenle “Allah-Allah” denmelidir, soluğu alırken de verirken de.. Bu eyleme önce “Al-lah” diye başlanır, alışılır, bu alışkanlık insanda sürekli bir gövde eğitimi olur, böylece uyuyan bir kimsenin soluk alışından bir Nakşi olduğu anlaşılır (öyle inanırlar). 

4- Zikr: Nakşibendilik’in temel kurallarından biri de zikr denen Tanrı adlarını anmaktır. Bu, sesli, sessiz olmak üzere iki türlüdür. Seslisi toplu, ya da bireysel olarak Tanrı adlarını yüksek sesle okumayı, söylemeyi gerektirir. Sessiz olanı ise, gönülden geçirme (içe kapanış) yoluyladır. Islam dinine göre, Tanrı’nın doksandokuz adı vardır. Bunlara, “esma-i hüsna” (güzel adlar) denir. Sesli zikr, (anış) bu adlardan birini toplu olarak birlikte söylemek, sağa sola salınmaktır. Nakşibendilik’e göre, bu adları anmakla insanın gönlü arınır, bütün gelip geçici dünya isteklerinden duygusal eğilimlerden arınır. Olgunlaşmanın başlıca yöntemi budur. 

5- Oruç: Nakşibendilik’te oruç, yalnız ramazan ayının otuz günü ile saptanmış, sınırlanmış değildir. Oruç, kişinin benliğini (nefsini) denetim altına almadır. Bu nedenle Nakşi’ler yılın, kendilerince uygun gördükleri günlerde oruca girerler. Iftarın üç zeytinle yağılması iyi gelir, sonra namaz kılınır, karın doyurulur. Ramazan günleri evden abdestsiz çıkmak “günah” sayılır. 

6- Kadın: Nakşibendilik’te, Zerdüşt inançlarının etkisinden gelen, kadını aşağılama eğilimi vardır. Kadın saptırıcıdır. Erkeğe göre eksiktir. Duygularının, geçici isteklerinin tutsağıdır. Kadın eli sıkılmaz. Kadınla konuşmak, kaçınılmaz bir durumdan kaynaklanıyorsa, konuşurken yüzüne bakılmaz, kötü eğilimlere yol açar. Kadınla larşılaşınca, öne, yere bakmak gerekir. Yolda, kadının önde, erkeğin arkada yürümesi, şeytana uymaktır. Kadın, kesinlikle örtünmelidir. Kadın, gerekmedikçe evden dışarı çıkmamalıdır. Bir Nakşi erkeği, istediği sayıda kadın alabilir. Kadını kocası dövebilir, ona ceza verebilir. Namz kılmayan kadınla yaşamak doğru değildir. Kadın, yalnızca Kuran dinlemeyi ve okumayı öğrenmelidir. Kuran’a yorum, anlam verme gibi yetkileri yoktur. Kadının, evinin dışında bir görevi, işi olamaz. Bir kızda, kadınlık belirtileri görünce evlendirilmelidir. Evde kalması, birtakım sapmalara, ana-babaya karşı elinde olmadan dikbaşlılık etmeye yol açar. Nakşi olmayan erkeğe kız verilmez, Nakşi olmayan bir ailenin kızı alınmaz, alınırsa, gün geçirmeden onu tarikat ilkelerine göre eğitmek, arındırmak, “Islam’a sokmak” gerekir.

7- Zekat: Bir Nakşibendi için zekat, şeriatın gereklerinden birisidir. Ancak, kime verileceği konusunda seçme yetkisi vardır. Nakşilere göre, şeriatla yönetilmeyen bir toplumda, yalnızca kendinden olana, Nakşibendilikle bağlantısı bulunana zekat verilir. Nakşibendilik’le ilgisi olmayana, ne deni yoksul veya düşkün olursa olsun, zekat ve sadaka verilmez. Zekat, sadaka gibi yardım içerikli verişler, Nakşi topluluğunun benimsediği inançlar doğrultusunda çalışacak kurumlara verilir. Örneğin, yoksullara yurt yapılacak, öğrenci okutulacak, kurban kesilip dağıtılacak türünden yardımlar Nakşibendi anlayışını benimsetmek, yaymak için oluşturulmuş derneklere, kurumlara verilir. Bugün, Türkiye’de Nakşibendilik’le içten bağlantısı olduğu açıkça bilinen, belgelerle ortaya konan kuruluşlar vardır. Bunlar arasında yurt, okul, hastane, doğumevi yaptıranlar, vakıf kuranlar çoktur. Bunların hepsinin tek amacı, Nakşibendilik için gereken ne varsa yapmaktır. Nakşibendilik’te bu tarikatın dışında kalan ne varsa sapkındır (batıldır), geçersizdir. Nakşibendilik ülküsünün benmsenmediği, yayılmadığı bir ülkede zekat-sadaka gibi görevler yerine getirilirken çok ayrıntılı izleme, inceleme yapmak kaçınılmazdır.  

8- Kurban: Bütün Nakşibendilerin kurban kesmeleri gereklidir. Ancak, etlerin, derilerin, başka kuruluşlardan olanlara, özellikle dinle ilgisiz kurumlara verilmesi “haram” sayılır. Bir Nakşi, kestiği kurbanın derisini etini, dağıtırken yine kendi tarikatından olana verir. Bunun tersi, ocağa karşı suç işlemektir. Nakşibendilik’te, resim, yontu, çalgı, içki, oyun suçtur, “haram” kapsamındadır. 

9- Suç: Nakşibendilik’te en ağır görevlerden, en sakıncalı işlemlerden biri, suç ile verilecek ceza konusundadır. Şeriat’ın (Nakşi tarikatının) dediğini yapmayan kim olursa olsun, suçludur. Bu suçta, Nakşibendilik’in yayılmasını, gelişmesini önlemek amacı saklı ise, şeyhin buyruğu ile suçlunun başı kesilerek öldürülür. Asmak, yakmak, iple boğmak, denize atmak, Nakşi geleneğine aykırıdır. Suçlunun kanı akmalı, yaratıldığı toprak bu kanın aktığına tanık olmalıdır. 

10- Eğitim: Nakşibendilik’te biricik, en geçerli eğitim, tarikatın ilkelerini öğrenmek, şeyhin gösterdiği yolda gitmek, Islam’ın koşullarını, şeriatın uygulamalarını yerine getirmek, ibadet sayılan, ona bağlanan tüm eylemleri sürdürmektir. Bunun dışında bir eğitim yoktur, sapıklıktır. Kimi Nakşibendi şeyhlerine göre, radyo, telefon, televizyon, sinema gibi kuruluşlardan uzak kalmak, onları eve sokmamak inancın koşulları arasındadır. Eğitimin amacı, kişiyi Tanrı’ya bağlamak, şeyhle Tanrı arasında sürdürülen gizli bağlantıyı düşünmeden, eksiksiz bir bağlılık içinde kalmaktır. Boş günlerde Kuran okumak, ya da Kuran okuyan bir kimseyi diz çökerek dinlemek, başını öne eğmek saygının belirtisidir. Hangi yaşta olursa olsun, büyüklerin sözlerine uymak, onları dinlemek gerekir. Yolda giderken hep öne bakmalı, gizlice Tanrı’nın adlarını anmalı, Tanrı adını anmadan bir nesneye dokunmamalı, yolda bir tanıdıkla karşılaşınca, iki eli göğsün üstüne koyarak, ve biraz öne eğilerek, “Esselamualeykum” demeli, başka türlü selamdan kaçınmalıdır. Selamlaşırken, konuşurken, sağ elin başparmağı kalkık, dik tutulmalıdır. Bu işaret, tüm konuşmalarda, Tanrı’yı tanık göstermek, “Allah şahidimdir” demek anlamındadır. Hangi koşullar altında olursa olsun, Nakşiler’in birbirlerine karşı yalan söylemeleri, tanıklık etmeleri (iyilik için değil, suçlamak için!) yasaktır. Bir kötülük söz konusu olduğunda, olayı gören,bilen, yaşayan Nakşi, diğeri için tanıklık edemez.

11- Nakşi andı: Nakşiler arasında gizli tutulan, en sıkışık, güç durumda bile başkalarına söylenmeyen bir and vardır. Bu and, şeyhin avucunun içi öpülerek dervişe iletilir. Derviş, gerekli eğitimi görüp yetki alacağı sırada, şeyhin önüne çıkarılır, diz çöker, önce iki elini göğsünün üzerine getirir, üç kez Tanrı’nın adını anar, sonra eğilir, şeyh sağ elini dervişe uzatır, derviş, şeyhin avucunun içini öper. Derviş, şeyhin sözlerini yineler, bu sözler aşağı yukarı şu anlamdadır: 

“Yaşadığım sürece şeyhe (Pir de denir) bağlı kalacağıma, Nakşibendilik dışında başka bir topluluğa girmeyeceğime, Nakşiliğin gerekli görmediği, beğenmediği, önermediği işlerle, konularla ilgilenmeyeceğime; her türlü yenilik, dinsizlik, Nakşibendilik’ten gelmeyen davranışlara, uygulamalara, Cuma namazı kılmayan kıldırmayan devlet adamlarına, yönetimlere karşı çıkacağıma; Kuran’dan başka kitap, şeyhimden başka mürşid, Allah’tan başka yaratan, Islam’dan ayrı iman tanımayacağıma; Nakşibendilik uğrunda, hangi koşullar altında olursa olsun canımı vermekten kaçınmayacağıma, Allah’ı şahit göstererek and içerim (kasem ederim), şahit ol yarabbi, şahit ol yarabbi, amin, sadakallahinazim.” 

Bu and, dsaha da uzar, içine istenmeyen, dinsiz, din düşmanı kimselerin adı da katılır. Burada, önemli olan, andın içinde yaşanan zamanla, zamanın olaylarıyla bağlantılı olmasıdır. Tarikat, çatısı altında bulunanları bu andla kendisine esir ediyor, ondan ayrılmanın ilerde sakıncalı durum yaratabileceğini hatırlatıyor. Bu and, eskiden yoktu, özellikle Cumhuriyet yönetiminin başlaması ile ortaya çıktı. 

12- Hac: Her Nakşibendi’nin yaşamında en az bir kez Hacca gitmesi gerekir. Gitmeye gücü yetmeyene, elinin emeğiyle bunu sağlayacak olanak bulunur, emeği karşılığı sağladığı kazançla hacca gönderilir. Eskiden, şundan bundan borç para alarak, geçim kaynaklarının bir kısmını satarak hacca gidilmezdi, gidilse de geçerli sayılmazdı. Oysa, son yıllarda Nakşiler bu geleneği yıkmıştır. 

13- Giyim: Nakşibendilik’te giyim-kuşam biçimini belirleyen genellikle şeyhtir, bütün dervişler, giyim-kuşam bakımından şeyhe uyarlar. Kadın, evden dışarı çıkacaksa, kimsenin tanımayacağı bir kılığa girmelidir. Çağdaş giyim, suçtur. Çağdaş giyim, dinden ayrılmaktır. Bu nedenle, erkellerin altlarına şalvar, üstlerine cübbe, başa sarık giymeleri gerekir. Kadınlar, çarşaf, peçe, baştan omuzları kapayacak nitelikte örtü ile örtünmeleri gerekir. Yüzünü gösterecek şekilde başörtüsü takmak uygun değildir. 

14-Zina: Uygar uluslarca “zina”nın  belli bir tanımı vardır ve birçok devlette zina suç olmaktan çıkarılmıştır. Zina’nin, Nakşibendiler’de ayrı bir tanımı vardır. Zina, durumlara, davranışlara, işlemlere göre değişik adlar alır. 

El zinası: Kendisiyle evlenmesi yasak olmayan bir kimseyle (kadın erkekle) el sıkışırsa, abdest bozulur, el sıkışmak uzun sürerse yıkanmak, gusül abdesti almak gerekir. Bu nedenle, evlilik getirebilecek kimseler arasında el sıkışmak suçtur. Böyle yapan bir kadının evli ise dövülmesi, yola gelmezse boşanması gerekir.

Göz zinası: Yolda başka bir alanda bulunurken, başka bir erkekle göz göze gelmek, birbirine çekici, yaklaştırıcı bir özlemle, duyguyla bakmak gözle zina etmek demektir. Bu, kadın için olduğu kadar, erkek için de geçerlidir.

Dil zinası: Bir erkek, yabancı bir kadınla tatlı tatlı konuşur, söyleşirse, ona okşayıcı, gönül çekici sözler söylerse, bu, alışveriş amacıyla olsa bile sözcüklerle sürdürülen bir zina biçimidir. Gerçek bir Nakşibendi erkeğinin, bundan uzak kalması, kadınlara karşı güleryüzlü, okşayıcı  davranmamsı lazımdır. Yoksa, bu “günah”ı işleyen kimsenin, yargı günü dili tutulur.

Giysi ile gelen zina: Erkek elinin değdiği iç çamaşırlarını giyen bir kadın gizli zina yapmış demektir. Bu nedenle, giysilerin kadın elinden çıkması gerekir. 

Nakşibendilik ‘te Ev yaşamı: 

Hangi koşullar altında olursa olsun, aralarında kan yakınlığı bulunan kimseler bile, erkekli-kadınlı oturup söyleşemezler, erkeklerin yeri ayrı, kadınların yeri ayrı olmalıdır. Kadının sesini, gülüşünü duymak bile erkekte başka bir eğilim uyandırır.  

Evde  yemeği kesinlikle kadının pişirmesi gerekir. Erkek eli değmiş yemeği kadın yiyemez. 

Bir kadının evinde Kuran okurken bile, sesinin erkeklerce duyulmaması gerekir. Özellikle, güzel bir kadın sesi, erkeği duygulandırdığından, zinaya olanak sağlamış sayılır. Evinin dışında, arkadaşıyla konuşan bir kadının sesini yanından geçen bir erkeğin duyması, gönülde kuşkuya yol açar.  

Erkek çamaşırları ile kadın çamaşırları bir arada yıkanamaz.   

Ekmek bıçakla kesilmez (cinayettir), elle koparılarak yenir. 

Sofrada, bıçaktan başka araç kullanılmaz. Katı yiyecekler, elle yenir.  

Evlenmek için Cuma geceleri seçilir. 

Cuma namazına gidemeyen kadınlar, kendi aralarında toplanarak (Nakşibendiler) Şeyhin uygun gördüğü biçimde (bunları bilmeyen Nakşibendi olamaz) Kuran okumalı, ya da içlerinden okumayı bilen birinin okuyuşunu dinlemelidir. 

Ev halkının yıkanma günü Cuma sabahıdır.   

Evlerde, kadınlar arasında bile şarkı (tagani), söyleşi (sohbet, dinle ilgisi olmayan konuılarda), sigara, kahve (bu yasak Şeyhülislam Ebusuud Efendi’den geliyor) içilmemelidir.  

Oyuncak, eğlendirici nesneler kullanılmamalıdır.  

Emzikli çocuklara müziksel ninni söylenmemelidir (yoksa onları şeytan kandırır, ya bir daha uyanmazlar ya da büyüyünce şarkıcı olurlar.) 

Nakşibendilik’in Branşları: 

Nakşibendilik’in eskiden bilinen 15 kolu vardı. Bugün, bu sayı 20’yi aşmıştır. En önemlileri şunlardır: Ahariye, Camilik, Dehlevilik, halidilik, Kassaniye, Halilik, Mazharilik, Melamilik, Müceddidilik, Nacilik, Tayfurilik, Nurilik, Sadilik, Reşidilik. 

Kaynak: Ismet Zeki Eyuboğlu, Islam Dininden Ayrılan Cereyanlar, Nakşibendilik, Cumhuriyet Gazetesi yayınlarından 1998 adlı kitaptan özetlenmiştir.    

Islamiyet Gerçekleri